.:: YORUMSUZ İLHAN SELÇUK, CÜNEYT ARCAYÜREK YAZILARI ::.
YORUMSUZ İLHAN SELÇUK, CÜNEYT ARCAYÜREK YAZILARI

Balık Baştan Kokar
Bir olay, tek başına iktidarda olanların, ulusa hizmet ateşiyle görev yaptıklarını iddia edenlerin gerçek kimliğini sergiliyor.
Bir olay, sürekli namustan, erdemden söz ettiğini söyleyen bir kadronun iktidar gücünü, her türlü iç ve dış olanakları yandaşları için nasıl kullandığını ortaya koyuyor.
Olay Sabah-atv'nin Başbakan'ın damadının genelmüdürü olduğu Çalık Holding'e satışıyla ilgili...
Satışa çıkarılan gazete ve TV'yi almak için yedi firma başvuruyor.
Her nedense başvuran firmaların altısı yarı yolda Sabah-atv'yi almaktan vazgeçiyor. Çalık Holding tek başına kalıyor.
Ne çare Çalık Holding'in ödeme sıkıntısı çektiği ortaya çıkıyor.
Medya günlerce Başbakan RTE'nin Çalık Holding'in para sıkıntısını giderecek 750 milyon dolarcık için devreye girdiğini yazıyor.
Başbakan'ın Vakıflar ve Halk bankalarını Çalık Holding'in maddi sıkıntısını giderecek miktarda kredi vermeye zorladığı haberleri yayılıyor.
RTE bu haberleri yalanlamıyor. Katar'dan gelen haber, Çalık Holding'e iki Türk bankasının sağladığı krediyi tamamlayacak miktarda, yüzde 25 ortak olduğunu bildiriyor.
Katar Emiri'nden 125 milyon dolar geliyor, ödenmesi gereken 1.1 milyar tamamlanıyor ve Sabah-atv'nin damadın holdingine satışı gerçekleşiyor.
Kalın çizgileriyle anlatılacak olursa "olay" bu kadar basit.
Oysa "olay" A'dan Z'ye kadronun gerçek yüzünü ortaya koyacak içerikte.
***
MHP lideri Bahçeli isim vermedi, olayla ilgili sorumlularının "Yüce Divan'da yargılanacaklarını" açıkladı.
İşte Yüce Divan kadrosu:
Birinci sorumlu Başbakan RTE.
Başbakan'ın emriyle Çalık Holding'e 750 milyon dolar kredi sağlayan Vakıflar ve Halk bankaları yöneticileri ve...
Olayda sorumlu, fakat sorumsuzluk zırhı ile korunan, ancak vatana ihanet suçundan yargılanabilecek Çankaya'daki AKP'li...
Çalık Grubu'nun Başkanı Ahmet Çalık' ı gerekli krediyi sağlaması için Katar Emiri El Tani ile Şam'da tanıştırdığı haberlerini Çankaya'daki AKP'li sürekli (son olarak önceki gün) yalanlıyor.
Oysa önceki gün yayımlanan yeni bilgiler, Çankaya'daki AKP'linin Çalık Holding için Katar Emiri nezdinde devreye girdiğini açıklıyor ve Çankaya'daki 11'inci son bilgileri bilmezden gelerek yalanlamıyor.
Bir süredir Çankaya'daki-Çalık-Katar Emiri konusunu işleyen, son olarak (29 Nisan '08) "Emir ile Şam randevusunun perde arkası" nı yazan Serpil Yılmaz' ın verdiği şu bilgiler sorumlular üçgenini tamamlıyor:
Çankaya'daki 14-16 Ocak tarihleri arasında bir heyetle Mısır'ı ziyaret etti. Orada, 19 Ocak'ta Suriye'de yapılacak "Şam: 2008 Arap Ligi Kültür Başkenti" törenine Katar Emiri El Tani'nin de katılacağını öğrendi. Bu noktada Köşk harekete geçti. Suriye Cumhurbaşkanı Esad' ın Çankaya'dakine "özel davet" yapması sağlandı.
Şam'da otelde Ahmet Çalık'la bir süre baş başa görüştükten sonra açılışın yapılacağı Kültür Merkezi'ne gitti.
Burada Emir ile görüşeceği bir odaya geçerken gözüyle Ahmet Çalık'ı işaret ederek içeri davet etti. Odanın kapısında Çalık'ı elinden tutarak Emir'e takdim etti. Çalık ile Emir'in baş başa görüşmesi yaklaşık yarım saat sürdü.
Çankaya'daki AKP'li hâlâ, "Hiçbir işadamına özel muamele yok" diyor.
Çalık olayında adı geçenleri Yüce Divan'ın beklediğini açıklayan MHP lideri Bahçeli, Köşk'e çıkmasında bir numaralı sorumlu olduğu Çankaya'daki AKP'linin "bu faaliyetlerini" nasıl değerlendiriyor acaba?
Cüneyt Arcayürek

İlhan Selçuk yazdı
Geçirdiği kalp ameliyatından sonra hızla iyileşen gazetemiz İmtiyaz Sahibi ve Başyazarı İlhan Selçuk, hastanede olduğu için okurlarından bir süre daha izin istedi; ancak Pencere'yi emekçinin bayramı 1 Mayıs için araladı. Selçuk, yalnız Türkiye için değil, tüm dünyaya dönük bir değişimin tohumlanması sürecine girildiğine işaret etti.
1 Mayıs’a Merhaba...
Gece hastaneye apar topar götürülürken anımsadım ki Ahmet Haşim’ i Yahya Kemal’ den daha çok severim; şiire vurgun olanların bildikleri aşağıdaki ünlü dizeleri onun yazmasını temenni ederdim:
Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış ..
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle..
Gece bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış ..
Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle..
Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde..
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter..
Ve serin serviler altında kalan kabrinde..
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter..”
Peki, Yahya Kemal’in bu güzelim şiirinde eksik olan neydi?
Yanıt çelişkili ve garip.
Azrail!..
Niçin?..
Çünkü Azrail pek sevimli bir melek sayılmaz:
“- Aman Azrail aman.. Tanrı’nın birliğine yoktur güman...”
Şiirin sözcüklerine yeniden bir göz atalım:
Gül..
Bahçe..
Bülbül..
Bahar..
Ahenk..
Azrail’in ne işi var bunların arasında?..
Son günlerde çoğu zaman kimi sorulara yanıt vermek zorlaştı. Allah aşkına ortalığı sarıp sarmalayan “ Kutlu Doğum Haftası ”nın futbolla ne ilgisi var?..
Gazetelerin yazdıklarına bakılırsa, önce Feto’ nun adamı Hakan Şükür Galatasaray’ı ele geçirdi...
Sonra tevatür şöyle yayıldı :
Hakan Şükür’ün dediğine göre “ Kutlu Doğum Haftası ” ünlü uluslararası futbol derbisinde Galatasaray’a yarayacaktı ..
Yaradı mı ?..
İşler gittikçe karışıyor..
Feto Galatasaray’a el koyup “ kutlu doğum ”u futbola soktuktan sonra Papa’nın ne yapacağı bilinir mi?..
Meryem Ana’ nın Hazreti İsa öyküsü de kale ağlarına karışıp Hıristiyan yandaşlarına tezgâhlanmaya başladı mı, Hakan Şükür solda sıfır kalır mı kalmaz mı ?..
Evet, işler gittikçe karışıyor...
Kırk yılda bir hastaneye yatayım dedim..
Ben hastanede yataktayken olan bitenlere bir bakın:
• Feto’nun Galatasaray’a hamlesi..
• Hakan Şükür’ün “ Kutlu Doğum Haftası ”yla atılımı ...
• Katar Emiri Arap şeyhinin medyanın ikinci büyük grubu Sabah’a el koyması ...
• Bizim medyanın Arap şeyhine karşı feveranı ...
• İslamcı takımın dincilik yöntemleriyle küçük kız çocuklarını aşağılık cinsel politikaları için kullanan pislikler...
Sizlerden bir süre daha izin istiyorum..
Henüz hastanedeyim...
Ama, bugün 1 Mayıs...
Selam sana 1 Mayıs...
Yalnız Türkiye için değil, tüm dünyaya dönük bir değişimin tohumlanması sürecine girdik...
Dünyada bir şeyler oluyor...
Olacak...
Farkında mıyız?..
Türkiye’yi kaşkaval dinciliğin insanlık ve çağdaşlık dışı düzenine sürmek isteyenlerin kulaklarına kar suyu kaçtı ...
İlhan Selçuk
KARŞITTEZ
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
.:: HERKEZİN BİR DARBRYE İHTİYACI VAR ::.
Sistem tıkandı...
Sisteme lavman olacağı düşüncesi ile 'devlet politikası' olarak devreye sokulan 'AB masalı'nda da sona geldiği şu günlerde;
ülkenin her hücresinde bu tıkanmışlığın izleri görülüyor.
Çap eksikliği ile Tayyip Erdoğan ve AKP bu 'tıkanmışlığa' ideal bir kılıf teşkil ediyor fakat sorun çok daha derinlerde.
'Sistemi tıkamak ve tıkanmış sistem üzerinden paradigma değiştirmek'
bu toprakların yıllardır alışık olduğu bir oyun.
1980 öncesi tıkanmışlık ve bu tıkanmışlık bahane edilerek yapılan lavman; Türkiye'nin ekonomik paradigmasını değiştirdi ve sisteme aç kapa yapıldığında;
işletim sistemi 'serbest piyasa ekonomisi' olarak yenilenmişti.
Güya 'İslamcılığa' karşı olan Genelkurmay ve üzerlerindeki üniformanın ne anlama geldiğinden bihaber generaller Türkiye'de siyasal İslam'ı bizzat elleri ile tesis ettiler.
'Komunizmle Mücadeleci' Fetullah Gülen de; tarikat merkezli siyaset de; sadık olmakla övündükleri müttefiklerinin çıkarları için bu toprağa musallat edildi.
Sonuçta; Türkiye'de ekonomik paradigma, kurgulanan bir tıkanmışlığın üzerinden bir gecede değişti ve yeni siyasi paradigmanın tohumları hemen sonrasında atıldı.
1990'ların sonunda kurgulanan bir dizi kriz de (28 Şubat, 17 Ağustos, 2001 krizi);
Devletl'e Millet arasındaki makası açarken; insanları bıkkınlık noktasında 'AB sürecine' demirledi ve 2000'lerin Özal'ı Tayyip Erdoğan'ın kiralanan karizması önderliğinde;
ülkedeki siyaset, ahlak ve kavram normlarının altüst edildiği bir sürece atım atıldı.
<******>******>
Birilerinin Türkiye'ye biçtiği 'federasyon' gömleğini giymeye hevesli kadrolarla; bu sürece direnen kadrolar arasındaki savaş kimi zaman 'Çuval Krizi' oldu başımıza geçti;
kimi zaman Şemdinli oldu, ters psikoloji ile, önü kesilmeye çalışılan bir ismi 'Milliyetçi Paşa' sıfatı ile Genelkurmay Başkanlığı'na taşıdı.
Bu süreçte; Millet, Mustafa Kemal'in görüntüsü altında ihanetin binbir türlüsünü ve İslam görüntüsü altında siyanist-haçlı ittifakının binbir çeşidini yaşadı.
Türkiye'yi Türksüzleştirme, Türkleri Mülksüzleştirme sürecinde; Millet dışında herkesin mülk sorunu bu dönemde çözüldü.
Kenan Evren'le başlayan değerleri ve arazileri talan dönemi
Tayyip Erdoğan'la zirve yaptığı noktada tıkandı.
İşte bu noktada herkesin bu gidişata mola verecek ve artık sürdürülemeyecek hale gelen parodiye son vererek, paradigmayı yenileyecek bir 'Darbe''ye ihtiyacı var.
Tayyip Erdoğan'ın ihtiyacı var...
Aksi takdirde bu yıpranmışlıkla en fazla 5 sene siyasi ömrü;
en yakınındaki isimlerin arka planını kontrol edemezse, belki ondan da kısa bir fiziki ömrü ve sonunda da bir Yüce Divan'ı var...
Halbuki bir 'Darbe' sonrasında yaşanacak kısa bir siyasi mola sonrasında; 'mazlum' ve 'Demokrat' lider olarak Demirel gibi sahneye dönüş yapmak Tayyip Erdoğan için en ideal senaryo...
Hele bir de 'darbe' sonrasında siyasi paradigma 'federasyon' olarak dönüştürüldüyse;
bilmemkaçıncı Cumhurbaşkanı olmak yerine '1. Başkan' olmayı kim istemez.
Genelkurmay'ın ihtiyacı var....
Alt kadrolara ve Millet'e karşı oynanan...
<******>******>
'Demokratız', 'bilmiyorduk', 'TV'den seyrettik' oyununda son raddeye gelindi.
Cumhuriyet'in zorlandığı dönüşümün, 'gönülsüz, eli kolu bağlı seyircisi' rolünde hareket edilecek fazla bir alan kalmadı.
Patrikhane-Papa ile İstanbul'un göbeğinde şeriat dansı yaparken ses çıkarmayanların; 'Çankaya'ya türbanlı çıkamaz' serzenişleri artık sadece balo salonlarında alıcı buluyor.
Yaşar Büyükanıt'a bel bağlayanların belini;
'Biz Cumhuriyet'i Rumlarla da kurduk'
cümlesinden sonra doğrultabilenlere ise aşkolsun.
Genelkurmay karargahının koridorlarından; kışlaların lobilerine ciddi hayalkırıklığı homurtuları yükseliyor.
Hazır 'Milliyetçi Paşa' görüntüsü varken yaşanacak bir 'Darbe';
hem alt kadroların gazını almaya, hem de 'vatanın elden gitmesini sadece Tayyip Erdoğan'a endeksleyen' anti-Tayyip Milliyetçilerinin toplumsal gerginliğini boşaltmaya yarayacak.
Yaratılacak sahte bir 'vatan kurtuldu' mizanseni ise Millet'in, Türksüzleştirme ve Mülksüzleştirme sürecine karşı 'guard'ını erken indirmesine sebep olacak.
'Vatan kurtulduğuna' göre; Mehmetçiğin yurtdışına kiralanması; 'Coni''nin de yurtiçine yerleşmesi daha bir kolay olacak.
Masonik-Tarikatçı oligarşik sermayenin ihtiyacı var ;
'Darbe'nin ilk döneminde kısa bir kesinti süreci yaşansa da;
'istikrar' seven iç ve dış 'piyasa tanrılarına' verilecek gizli ve açık sözler; Anadolu'yu küresel düzenin kara/gri para sayma makinasına dönüştüren güçlerin şevkinin kırılmadan sürmesine yardımcı olacaktır.
Emin olunuz ki;
'Darbe' ilk insanı, en son 'Taş Yapı''yı vuracaktır.
<******>******>
'Darbe''nin en büyük faydası;
Yargıya takılarak; küresel efendilerin ve onların içerdeki taşeronlarının planlarını sekteye uğratan pürüzlerin bir gecede giderilerek;
Türkiye'yi Türksüzleştirilme;
Türkleri Mülksüzleştirilme projesinde ki;
'Türk Milleti adına karar veren Yargı' engelinin kaldırılması olacaktır.
1980 darbesi nasıl yerel burjuvazın önündeki 'Emek' pürüzünü kaldırdıysa;
2007 'Darbesi'; uluslararası burjuvanın önündeki 'Yasa/Kamu' pürüzünü yok edecektir.
Bürokrasinin ihtiyacı vardır...
CIA-FBI-MOSSAD-KGB-BND-v.s. ile hemhal olmaktan tutun da;
Ülkeyi dağ-taş pazarlarken elde edilen komisyonlara, çıkarlara dair dağlar dolusu dosya birikmiştir.
Normal siyasi süreç içerisinde eninde sonunda ortaya çıkacak ve hesabı sorulacak bu dosyaların ilelebet gömülmesi Güvenlikten, büyükşehir belediye bürokrasilerine kadar herkesin çıkarınadır.
AB-D'nin BOP projesine hizmet edeceğim diye işbirliği yapılan kara paranın, işkencenin, talanın, soygunun , rezilliğin, vatana ihanetin haddi hesabı yoktur.
'Darbe' bütün bunları Kenan Evren kadar dokunulmaz kılacaktır.
Peki tırnak içinde vurguladığımız bu 'Darbe' nasıl gerçekleşecek?
Tanklarla uyanmayı değil....
Kerkük'te 'etnik temizlik' senaryolarını bekleyin...
Ve daha sonra İran-ABD-İsrail arasında yaşanılacak bir danışıklı döğüş savaşta, Türk Ordusu'nun düşürüleceği tuzağa karşı uyanık olun...
Yaşar Büyükanıt'ı değil, sonrasını gözleyin...
İçten dışa doğru değil...
Dıştan içe doğru kırılan bir sürece hazırlıklı olun.
'Milliyetçi'
<******>******>
zannettiklerinizin;
küresel planla asenkron kadroların direncini tasfiye ettikten sonra; ülkeyi kendi elleri ile federasyona taşıdıkları noktada ise sakın şaşırmayın.
Ve İmralı'daki İT'le birlikte;
siyaset sahnesine 'Demokrasi Kahramanı' ve İstanbul'a 1. Başkan olarak dönecek Tayyip Erdoğan'ın bu oyunda sadece bir figüran olduğunu anladığınızda sakın kafanızı duvarlara vurmayın.
Tayyip Erdoğan'ı hapiste formatlayıp Başbakan yapanların;
kendisini yeniden hapiste formatlayıp Başkan yapma planları başımıza örülen yeni çoraptır bilesiniz.
Tayyip Erdoğan'ı indirecek bir 'Darbe' sonucu vatanın kurtulacağını zanneden vatan eblehlerine duyurulur.
B.G. (alıntıdır)
Karşıttez
.::AKP' nin Ergenekon intikam planı::.
AKP' nin Ergenekon intikam planı.
"Muhalif yazarlara, yayıncılara, muhalif basına karşı bir sindirme ve korku salma eylemidir. AKP iktidarında sabaha karşı evler, basın - yayın organları basılıyor. 12 mart ve 12 eylül darbe dönemlerindeki uygulamaları hatırlatan gözaltına almalar yaşanıyor. Bu kapsamda cumhuriyet gazetesi yazarı İlhan Selçuk, Ulusal Kanal genel yayın yönetmeni Ferit İlsever, Aydınlık Dergisi genel yayın yönetmeni Serhat Bolluk ve gazeteci Adnan Akfırat ile birlikte çok sayıda kişi gözaltına alınıyor. Savcılığın gerekli gördüğü konularda ve davalarda ihtiyaç duyduğu kişilerin ifadesine, bilgisine başvurma hakkı kuşkusuz vardır. Ancak bunun darbe dönemlerinde yaşanan gece yarısı ya da sabaha karşı operasyonları ile yapılmasının artık gerilerde kaldığını sanıyorduk. Türkiye'de vatanını seven, laik cumhuriyeti seven, bu değerler için mücadele veren insanlar gözaltına alınıyorsa Türkiye'de herkes tehlike altındadır. Kemal Alemdaroğlu, laik cumhuriyeti ve Atatürk ilkeleri için mücadele vermiştir. hiç bir gizli örgütle bağlantısı yoktur. Gözaltına alınan isimlerin eErgenekon gibi ne olduğu bilinmeyen, (Açıklayında biz de bilelim şu Ergenekon ne menem bi şeymiş?!!...) iddianamesi dahi ortada olmayan örgütsel bir yapıyla bağlantı kurulması son derece şaşırtıcıdır. Bu AKP' nin kapatılma davasına karşı bir intikam planıdır. Yargı en doğru kararı verecektir."
Karşıttez
Yorum (3) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı.::5 Kasım Sürecinin Amacı::.
5 Kasım Sürecinin Amacı...
5 Kasım Bush-Erdoğan mutabakatıyla Türkiye, uluslararası hukuktan doğan meşru savunma ve müdahale hakkından feragat etmiş ve bu hakkını ABD'nin iznine ve takdirine tabi kılmıştır. Böyle bir ilişki, ancak emperyalist bir devletle sömürgesi arasında mevcut olabilir.
Şükrü M. ELEKDAĞ CHP İstanbul Milletvekili
AKP'nin kapatılması davası Türkiye gündeminde baş sırayı almadan önceki iki hafta süresince kara harekâtına aniden son verilmesine ilişkin tartışma girdabına kendini kaptıran Türk kamuoyu, bu tartışmanın esasında 5 Kasım Bush-Erdoğan mutabakatından kaynaklandığını algılayamadı. Bu nedenle de Türkiye'nin üniter yapısını ve bütünlüğünü tehdit eden büyük kurguyu, senaryoyu kavraması mümkün olmadı.
Sayın Başbakan, Beyaz Saray'da yaptıkları görüşmeden sonra düzenlenen basın toplantısında Başkan Bush'un PKK'yi ortak düşman ilan etmesinin ve Türkiye'ye "gerçek zamanlı istihbarat" sağlanarak Kuzey Irak'taki terör unsurlarıyla mücadelesinde destek verileceğini açıklamasının ardından, "Hamdolsun istediğimizi elde ettik " diyerek başarılı sonuçlar elde ettiği izlenimini yaratmaya çalışmıştı. Oysa, gerçeklerin hiç de öyle olmadığı bilahara ortaya çıktı. Zira, Washington'da sağlanan mutabakat, PPK'nin Kuzey Irak'taki varlığının tümüyle tasfiye edilmesini öngörmediği gibi , Türkiye'nin bu bölgedeki PKK unsurlarına karşı şartsız ve askeri ihtiyaçlara göre operasyon yapmasına da imkân vermiyor. Her operasyonun zamanlaması, hedefleri ve vüsati Amerika'nın onayıyla ve dayattığı belirli sınırlamalara ve şartlara uyularak yapılabiliyor.
Nitekim, hava operasyonları ve bunların ardından uygulamaya konulan Güneş harekâtı Türk hükümetinin bağımsız iradesiyle değil, ABD'nin ön izniyle gerçekleştirilebildi...
Güneş harekâtının askeri açıdan başarılı olmasına rağmen siyasi bir skandala dönüşen geri çekilme aşaması , TSK'nin operasyonun ayrıntılarına ilişkin bilgileri ABD'li yetkililere gecikerek vermesinden (ABD'nin Irak Hükümeti ve Kürt liderlerle paylaşacağı bu bilgilerin PKK'ye sızacağı endişesiyle) ve AKP hükümetinin sergilediği iletişim ve diplomasi zafiyetinden kaynaklanmıştır. Mutabakatın Türkiye açısından diğer sakıncalı ve tehlikeli yönleri, son günlerde Amerikalı komutanların yaptıkları açıklamalarla birden su yüzüne çıktı. Bu açıklamalar, Washington'un "Kürt/PKK sorununun" çözümüne yönelik politikasının, terör örgütünü silahlı mücadele boyutundan "siyasal zemine" çekerek Türkiye ile PKK arasında müzakere yoluyla bir uzlaşıya varılmasını öngördüğünü ve halen Amerikalı yetkililerin bu yaklaşımı iki tarafa da kabul ettirmek için girişimlerde bulunduğunu ortaya koyuyor.
Süreç Türkiye'nin üniter yapısını tehdit ediyor
Buraya kadar söylediklerimizden şu iki sonuç çıkıyor: Birincisi, Washington mutabakatı ile AKP hükümeti, Türkiye'nin uluslararası hukuktan doğan meşru savunma ve müdahale hakkını, ülkemizin ulusal çıkarları gereğince kendi siyasi iradesiyle serbestçe kullanmaktan vazgeçmiştir. Hükümet, bu hakkını, ABD'nin dayattığı sınırlar ve kısıtlamalar çerçevesinde kullanmayı kabul etmiştir.
Bu durum, en yaşamsal bir konudaki Türkiye milli güvenlik siyasetinin ABD'nin iznine ve takdirine tabi kılınması anlamına gelir. Bu tür bir ilişki ancak, emperyalist bir devletle sömürgesi arasında olabilir.
İkincisi, bu mutabakatla AKP hükümeti, "Güneydoğu sorunu" ile "PKK sorunu"na bulunacak çözümlerin, Washington'un Ortadoğu stratejisi çerçevesinde saptanması ve evrilmesi sürecini kabul etmiş olmaktadır . Bu durumun Türkiye'nin üniter yapısı ve ulusal birliği için ciddi bir tehdit oluşturduğu açıktır. Zira, Irak'tan çekilme sürecinde ABD'nin bu sorunlara ilişkin çözümleri kendi ulusal çıkarları doğrultusunda şekillendirmeyeceğinin hiçbir garantisi yoktur.
Başbakan'ın şeref sözü
Sayın Erdoğan'la Sayın Abdullah Gül' ün Washington'a peş peşe yaptıkları ziyaretlerin ardından, ABD basın organlarında çıkan haber ve yorumlarla Beyaz Saray sözcüleri tarafından yapılan açıklamalar, Ankara ile Washington arasında "Kürt ve PKK sorunlarına bulunacak politik çözüm konusunda kapsamlı bir anlaşma" yapıldığı noktasında odaklaşmıştı. Bu yoldaki iddiaların Türkiye'ye "Sınır ötesi operasyon karşılığında ABD'ye ne verildi" şeklinde yansıması üzerine Başbakan Erdoğan şöyle bir açıklama yapmıştı: "Bu değerlendirmeler hiç şık değil, çok çirkin, çok alçakça. Türkiye Başbakanı böyle bir işbirliğine gidecek kadar şerefsiz değildir. ABD'ye karşı Türkiye'nin bu noktada en ufak bir borcu yok ki..."
Ne var ki, Amerikalı üst düzey askeri yetkililerin yaptıkları resmi açıklamalar Başbakan'ın ifadelerinin sorgulanmasına yol açtı. Bunlardan en çarpıcı olanı, Irak'taki ABD kuvvetlerinin bağlı bulunduğu Merkezi Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Oramiral Fallen tarafından 5 Mart'ta Temsilciler Meclisi Silahlı Kuvvetler Komitesi'nde yapılandır. Oramiral Fallen, TSK tarafından PKK'ye karşı yapılan "kara harekâtına istihbarat bilgileriyle destek sağlamak suretiyle harekâtın taktik başarı kazanmasına yardım ettiklerini" belirttikten sonra, PKK sorununun sadece askeri yöntemle tasfiye edilemeyeceğini, çözüm için siyasi uzlaşma yolunun benimsenmesi gerektiğini söylemiş ve Türkiye ile PKK'yi siyasi "uzlaşma yolunu kabul etmeye kuvvetle teşvik ettiklerini" vurgulamıştır. Oramiral bu beyanından beş gün sonra istifa etmişse de, ABD basını bu istifayı Fallen'in Bush yönetiminin İran'a karşı izlediği politikaya ısrarla karşı çıkmasına bağlamıştır. Esasında Oramiral Fallen'in açıklamalarının tümü okununca bu söylediklerinin bir dil sürçmesi veya çizmeyi aşan bir davranış olmayıp, Amerika'nın gerçek politikasını yansıttığı anlaşılıyor.
Kara harekâtı büyük senaryonun bir parçası
Kısa süre önceye kadar Irak'ta komutanlık yapmış olan Korgeneral Odierno da, Pentagon'daki basın toplantısında, Güneş harekâtının yapılmasına izin verilmesinin gerekçesi olarak, PKK'yi baskı altında tutmak suretiyle müzakereye zorlamak olduğunu belirtmiştir. Bu açıklama şu üç noktaya ışık tutuyor: Birincisi, Washington pazarlığı kapsamında öngörülmeyen kara harekâtının, bilahara, Talabani' nin Ankara ziyaretine ve bunu takiben Barzani ile temaslar için uygun siyasi zemini yaratmak amacıyla düzenlenmesinin uygun görüldüğüdür. İkincisi, bu açıklama ABD'nin siyasi çözüm girişimini teyit etmektedir. Üçüncüsü ise General'in açıklamasından, ABD'nin, Kuzey Irak'taki PKK varlığının tümüyle tasfiye edilmesi gibi bir niyeti olmadığı ve bunun bir sonucu olarak da Türkiye'ye, PKK'nin bu bölgedeki mevcudiyetine son verecek kapsamda ve yoğunlukta kara harekâtları yapma iznini vermeyeceği ortaya çıkmaktadır.
Bundan sonra ABD nasıl bir tutum izleyecektir? ABD büyük bir olasılıkla, Türkiye'ye istihbarat verilerini ve yeni, ama küçük, sınırlı ve sınıra yakın kara operasyonu izinlerini, ceste ceste ve Ankara, "Kürt sorunun halli" ve PKK ile müzakereye giden süreçte Washington'da üstlendiği taahhütleri yerine getirdikçe verebilir. Diğer taraftan, bu satırlar kaleme alınırken Ortadoğu turuna başlamış olan ABD Başkan Yardımcısı Cheney , Ankara'ya çantasında Türkiye'den Afganistan'a Taliban'la savaşmak için muharip asker göndermesini, topraklarımızda İran'a karşı füzesavar sistemleri konuşlandırılmasını ve Bush yönetiminin İran'a yönelik politikasına destek verilmesini talep eden dosyalarla geliyor. AKP hükümetinin bu talepleri ne ölçüde karşılayabileceği de, ABD'nin PKK ile mücadelede yukarıda belirttiğimiz sınırlamalar içinde Türkiye'ye vereceği desteğin ölçüsünü etkileyecektir. Yer darlığı nedeniyle ayrıntılarını ele alamadığımız bu taleplerin kabulünün, Türkiye'nin ulusal çıkarlarıyla bağdaşmadığının altını çizmekle yetineceğiz.
Başbakan'ın yanıtlaması gereken sorular
Başbakan Erdoğan'ın, "ABD'ye ne verildi" sorusuna zehir zemberek yanıtını yukarda belirttik. Ancak bu durumda bizim de, şerefiyle verdiği sözü hatırlatarak Başbakan'dan şu sorulara yanıt vermesini beklemek hakkımızdır: Washington'da varılan mutabakatın tam içeriği nedir?
Bu mutabakat, TSK'nin, PKK'ye karşı askeri ihtiyaçların gerektirdiği hava ve kara operasyonları yapmasına imkân veriyor mu? Varsa sınırlamalar nelerdir? Mutabakat bağlamında hangi yükümlülükleri üstlendiniz? Oramiral Fallen'in ve General Odierno'nun açıklamaları, iddialarınız hilafına, siyasi çözüm konusunun Başkan Bush'la görüşmenizde pazarlık konusu olduğunu ortaya koyuyor. Bu bakımdan Başkan Bush'a, Türkiye ile PKK'yi müzakere masasında buluşturma girişimine yanıtınız ne oldu? Bu bağlamda, ABD, PKK konusunda Türkiye'den ne içerikte bir siyasi paketin uygulanmasını istiyor?
ABD'li komutanların açıklamaları, Başkan Bush'un, PKK'nin Kuzey Irak'taki varlığına son verme gibi bir söz vermediğini ortaya koyuyor. Türkiye için yaşamsal önemdeki bu hususu neden sağlayamadınız?
ABD'nin, NATO müttefiki Türkiye'ye karşı karanlık amaçlarla PKK'ye kol kanat germesinin Türk halkı gözünde ittifak ilişkilerini sıfırlayacağını ve bunun tarihi sorumluluğunun Amerika'ya ait olacağını muhatabınıza belirttiniz mi?
Bir taraftan Amerika'nın PKK'yi silahlı ve canlı tutma politikası, diğer yandan Türkiye'deki terörün PKK'nin Kuzey Irak'taki mevcudiyeti tasfiye edilmeden bitmeyeceği gerçeği karşısında, PKK ile mücadelede nasıl bir strateji öngörüyorsunuz?
Cumhuriyet
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı BağlantıDemokrasi ve Parti Kapatmak...
Demokrasi ve Parti Kapatmak...
Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'nın açtığı dava bu bağlamda hukuka ve demokrasiye içtenlikli bağlı olmanın açık bir göstergesidir. Yasaya tam uygun bir tavır olarak değerlendirilmelidir.
Geçen cuma günü Yargıtay Başsavcısı, AKP'nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi'ne dava açtı.
Yüzde 47 oy alarak iktidarda bulunan bir siyasal parti aleyhine belki de dünyada ilk kez böyle bir dava açılıyor.
AKP'yi destekleyen kesimler koro halinde "Demokrasilerde siyasal partiler kapatılmaz" diye konuşmaya ve yazmaya başladılar. Kimisi "İktidardaki bir partiyi kapatmak demokratik hukuk devleti ile bağdaşmaz" , kimisi "Demokrasilerde cezayı sadece halk verir" , kimisi "Dava, demokrasiye aykırıdır. Demokrasilerde anayasa koyucunun üzerinde bir makam yoktur", kimisi "Hukuk, demokrasi ve millet iradesi ayaklar altına alındı", kimisi de "En iyi ve sağlam yol halkı kapatmak" dedi.
Kim söylerse söylesin, unvanı ne olursa olsun tüm bunlar hukuka dayanmayan, duygusal ve tepkisel söylemlerdir.
Demokrasilerde siyasal partiler kapatılamaz sözü doğru değildir. Ama, demokrasilerde siyasal partiler de ister iktidarda, ister muhalefette olsunlar demokrasinin temel ilkelerine aykırı hareket etmemelidir sözü doğrudur. Hele iktidarda olan bir siyasal parti, "demokrasi dışı amaçlarını gerçekleştirmek olanaklarına" daha çok sahip olduğu için demokrasinin evrensel ilkelerine ve anayasada yer alan cumhuriyetin temel niteliklerine titizlikle ve daha çok sadık olmak zorundadır.
Öyleyse, demokrasilerde siyasal partilerin demokrasinin kurallarına ve ülkenin anayasasının temel ilkelerine ters düşmemesi gerekir. Öncelikle ve hele iktidardaysa, titizlikle temel ilkelere aykırı davranmama gayreti içinde olmaları gerekir.
Bugün en ileri ülkelerin anayasaları, o ülkenin temel kuruluş ilkelerine, felsefesine aykırı hareket eden partilerin kapatılabileceğini belirleyen maddeler içermektedir.
Bunun en güzel örneği Alman Anayasası'nın 21. maddesidir. Bu madde Almanya'da siyasi partilerin demokrasi için taşıdığı vazgeçilmez önemi hukuk devleti içinde savunurken, daha önceki Alman-Veimar Anayasası'nın "yanlış bir özgürlük anlayışıyla" demokrasiyi zarara sokan bir duruma yol açtığını kabul etmiştir. Özgürlük ve demokrasiyi kullanarak iktidara gelen Hitler 'in sonunda demokrasi dışı diktatörlüğe gitmesi, yeni Alman Anayasasında özgürlük ve demokrasi ilkesinin sonsuz olamayacağının belirlenmesine neden olmuştur.
Almanya'daki Hitler, İtalya'daki Mussolini örnekleri, demokrasinin korunması için "militan demokrasi" anlayışını yaratmıştır.
Militan demekrosi
Militan demokrasi kavramı aslında Batı Avrupa'da totoliter akımların yıkıcı etkilerinin kendini hissettirdiği yıllarda siyasal bilimciler tarafından ortaya atılmıştır. (1)
Çünkü faşizme karşı korunabilmek için ancak "militan demokrasi" anlayışıyla ve demokrasinin temel ilkeleri kesinkes korunarak karşı durulabilir. Çünkü demokrasilerde, "özgürlüğü yok etme özgürlüğü" olamaz. (2)
Uluslararası alanda da bu önemli yaklaşım özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 'nde kesin olarak benimsenmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 17. maddesinde "düşünce ve örgütlenme özgürlüğü" konularında önemli sınırlamalar getirilmekte ve bu madde "özgürlüğü yok etme özgürlüğünün" olamayacağını belirtmektedir.
Konuyla ilgili Alman Yüksek Mahkemesi, Alman Anayasası'nın Alman hükümetini, sadece vatandaşları kişisel olarak korumakla değil, ayni zamanda Alman ulusunu bir bütün olarak tutmakla yükümlü olduğuna karar vermiştir.
Klasik demokrasinin önemli teorisyenlerinden Henry B. Mayo, Demokratik Teoriye Giriş adlı eserinde "demokrasinin korunması için siyasi parti çalışmalarının anayasal sınırı aşmaması gerektiğini" açıkça belirtir. Oysa AKP, anayasanın temel ilkelerini zorlamakta, laiklik ilkesini tahrip edici odak oluşturmaktadır.
Anayasa Mahkememiz artık süreklilik (istikrar) kazanmış, çeşitli kararlarında laiklik ilkesini tanımlamış ve bu ilkenin demokrasinin vazgeçilmez unsuru olduğuna karar vermiştir. RP'nin kapatılması kararında laiklik ilkesinin tahrip edilmesinin kabul edilemeyeceğini belirtmiştir. Anayasa Mahkememiz laikliği şöyle tanımlıyor:
"Laiklik; ortaçağ dogmatizmini yıkarak aklın öncülüğünün, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışının, uluslaşmanın, bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli olan uygar yaşam biçimidir..."
Anayasa Mahkemesi, laiklik ilkesi kapsamındaki parti kapatma davalarında çok titizdir. Siyasal partinin laiklik ilkesine aykırı odak haline gelmesi durumunda, "özgürlüğü yok etme özgürlüğünün" olamayacağı temel ilkesine dayanmaktadır.
Bu konuda seçimle gelmiş parti kapatılamaz gibi söylemlerle "demokrasi havarisi" gibi "ahkâm" kesenlere Avusturya örneği hemen anımsatılmalıdır.
Bilindiği gibi, geçen dönemde Avusturya'da Heider 'in partisi seçimlerde en çok oyu almıştı. Hikmet Çetinkaya 'nın pazar günkü yazısında ayrıntılarıyla belirttiği gibi Heider siyasal iktidara geliyordu.
" Irkçı" olarak bilinen bu partinin iktidara ortak olmasını, Avrupa'daki diğer demokratik ülkeler istemediler. Hatta, eğer ırkçı-Hitler benzeri olan Heider hükümete gelirse "Avusturya'yı boykot edeceklerini" belirttiler. Sonunda Heider, hükümeti kurmaktan vazgeçti ve çekildi.
Şimdi sormak gerekiyor: Avusturya'da seçim sonuçları demokratik değilmiydi? Heider'in iktidara gelmesini önleyici baskı yapmak demokratik miydi?
Ama "seçim sonuçlarına saygı" bahanesiyle, ırkçı bir partinin, iktidara gelerek kadrolaşmasına ve demokratik düzeni tahrip etmesine izin verilmedi.
Kuvvetler ayrılığı ilkesi
Başbakan Erdoğan, AKP'ye karşı açılan bu davayı demokrasiye ve AKP'nin aldığı oya karşı bir hareket olarak göstermeye çalışıyor. Başbakan öncelikle kendi demokrasi kültürünü gözden geçirmelidir. Demokrasinin ne olduğunu iyice anlamalıdır.
Danışmanlarını toplayıp kuvvetler ayrılığı ilkesinin ne anlama geldiğini iyice öğrenmelidir. Başbakan yürütme erkinin başıdır.
Yargı kuvvetler ayrımının en önemli ve bağımsız erkidir. Bağımsız yargı Türk milleti adına karar verir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı anayasanın ve yasaların kendisine verdiği görevleri yapmakla yükümlüdür.
Türkiye'de sağlıklı bir demokrasinin işlemesi için Yargıtay Başsavcısı'na siyasal partilerin eylemlerini ve söylemlerini izleme görevi verilmiştir.
Aslında bu nedenle Cumhuriyet Başsavcısı 17 Ocak 2008'de, konu üzerinde düşüncelerini açıklamış ve uyarısını yapmıştı. Şöyle ki:
"Cumhuriyet'in temel ilkelerini, 85 yıllık kazanımlarını yok saymak , özgürlüğü; çağdaşlaşma yerine dini esaslar çerçevesinde ele alarak etnik gruplara, mezheplere, ırkçılara haklar vermek olarak görmenin ve tartışmanın ülkeye yarar getirmeyeceği, halkı önce bilinçlendirmeye, ayrıştırmaya sonra da çatışmaya götüreceği açıktır.."
Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya 'nın açtığı dava bu bağlamda hukuka ve demokrasiye içtenlikli bağlı olmanın açık bir göstergesidir. Yasaya tam uygun bir tavır olarak değerlendirilmelidir.
Tüm Türk aydınları ve Türk ulusu bilmelidir ki, demokratik sistemi yıkmak isteyen ve demokrasi düşmanlarıyla mücadele etmeyi beceremeyen bir demokrasi ayakta duramaz.
Dr. ALEV COŞKUN Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Öğretim Üyesi
Cumhuriyet
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı BağlantıUlusal Güvenliğimiz ve TSK...
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
